|
|
Canım oğlum Artun iki yaşına yaklaşıyor. Dünyaya gelmeden
önce programlandığı şekilde hemen hemen her yaş döneminin
kabuslarını eksiksiz yerine getirmekle meşgul. Eh yaşda iki
olunca önümüzdeki bir iki yılı ailecek sağ salim nasıl
atlatacağız diye kara kara düşünmeye başlıyor insan. Ciddi
bir şekilde hayatta kalma stratejilerine ihtiyacımız var anlayacağnız.
Bu dönemle ilgili gördüğüm her yazıyı, önüme gelen her
kitabı büyük bir ilgiyle okuyorum. Çok ilginç çok fırtınalı
bir dönem, hem onlar hem bizler için. Meleklerimiz (tabi bu
kelimeyi bu dönemde onlar için kullanmak pek kolay olmuyorJ)
iki ile dört yaş arası öyle bir sarsılıyorlarki ancak sonunda
herşey yerine oturuyor. İşte en önemli nokta burada, herşey doğru
yerine nasıl oturtulabilinir ve bu süreç içerisinde biz ruh sağlığımızı
kaybetmeden nasıl hayatta kalabiliriz? Onlara doğruyu yanlışı
öğretirken, onları yönlendirirken yani onları disipline ederken
nasıl sakin olmayı becerebilecegiz, sesimizin tonunu yükseltmeden
ancak kesin bir tavırla onlara nasıl yaklaşacağız? Yani bu dönemden
başlayarak ve daha sonrada sürecek olan sevecen bir otoriterlik
nasıl kurulabilecek? Bunu becerdiğimizde sanıyorum gerçek
anlamda anne baba olma yolunda ilk adımı atmış olacağız. Bu yaşlarda
çocuğu olanlar bilirler o minik şeyler sanki bize karşı
psikolojik savaş tekniklerini eksiksiz uyguluyor gibiler, hatta Çin
işkencesi de diyebiliriz buna. Bu koşullar altında sevecen
otoriterliği kurmak öyle pek kolay bir iş gibi gözükmüyor. Boşuna
dememişler çocuk sahibi olmak insanı değiştirir diye. Eskiden
duyardım da abartılı bulurdum, ne kadar doğruymuş. Sanki insan
insan olmayı oğreniyor çocuk sahibi olduktan sonra. Sonsuz bir
sabır, anlayış ve güler yüzlülük gerektiriyor çocuk yetiştirmek.
Çocuk psikologları hemen hemen hiçbir konuda hem fikir olamazken
tek hem fikir oldukları konu çocuklarımızın hayatlarındaki ilk
üç yılının onların karakterlerinde ve gelecekteki
psikolojilerinde çok önemli rol oynadığı. Anlayacağınız çok
önemli bir dönem. Kendinizi kaybedip ona parmağınızı
sallayarak kızdığınızın ertesi günü, onu oyuncak ayısını
koltuğa oturtmuş ve karşısına geçip aynen sizin gibi parmağını
sallayarak "da da da da" diye bağırırken yakalamanız
ve tüylerinizin diken diken olması çok büyük bir olasılık.
İşte böyle canlı bir ayna var yaşamımızda, attığınız her
adım görülüyor ve hemen hayata geçiriliyor.
Kişiliklerinin oluştuğu bu dönemde o kadar çok deneme ve o
kadar çok çatışma içindelerki bir anları bir anlarına
uymuyor. Kendileri dahil herşeyle çatışıyorlar ve hatta çoğu
zaman neyle çatıştıklarını bile bilmiyorlar. İşte böyle
anlar aslında en fazla kendilerini güvende hissetmek istedikleri
yani bizim tesellimize ve sevgimize en fazla ihtiyaç duydukları
anlar. Bizim görevimizde kafamıza yediğimiz uzaktan kumanda cihazının
acısını unutarak gidip ona sarılmak ve yaptığının yanlış
olduğunu ona tatlı ama otoriter bir dille anlatmak. Biliyorum
yazarken bile komik geliyor insana. Tamam tamam işin doğrusu bu,
yani bu tür sorunlarla nasıl başedileceği konusunda kitaplarda
yazanlar bunlar. Ancak bunların uygulanabilirliliği konusunda
ciddi kuşkularım var. Eğer bu dönemin sorunlarını tamamiyle yaşayan
bir çocuğunuz varsa sizin sürekli bir şekilde o kadar sakin ve
enerjik olmanız ve önerilenleri yapmanız yani o model anne ve
babalar gibi olmanız imkansız gibi gözüküyor. İnsan kuşku
duymaya başlıyor, acaba bu kitapları yazanların çocukları mı
yok? Varsa da çocuklarını günde bir iki saat mi görüyorlar? Çocukları
otuz odalı evlerinin en uç köşesinde dadılarla yetiştiriliyor
ve akşam yemeğinden sonra yalnızca yarım saatliğine kucaklarına
mı koyuluyor? Yoksa bu çocuklar yirmi dört adet anne babaya
sahipte günün her saati yeni bir anne baba mı sahneye çıkıyor?
Ya da on dakikada bir hafıza kaybı mı yaşıyor bu anne babalar?
Bu yaş civarı bir çocukla geçirilen bir gün, günün ilk
saatinden itibaren başlayan ve her dakika olan olaylarla dolu. Yani
insan kendini bıraksa akşama kadar sürekli bağırabilir ve
"yapma" kelimesi bir gün içinde ne kadar söylenebilir
gibi bir rekora gidebilir. Herhalde gerçekte bozulduğum nokta şu.
İnsan kitaplardaki önerileri okuyunca korkunç bir vicdan azabı
duyup kendini suçlayabiliyor. "Ah nasıl beceremiyorum 24 saat
sakin olmayı, nasıl beceremiyorum şu kitaplardaki anneler gibi
olmayı evet evet ben kötü bir anneyim " diye.
Neyse bize laf düşmez. Bunları yazanlar bu işi bilen insanlar.
Peki biz o örnek anne babalar gibi nasıl davranabiliriz, böylelikle
herşeyi doğru yerine oturtmayı nasıl becerebiliriz? Yani sürekli
bizimle yaşayan özel bir psikoloğumuz olsa, sehpanın üzerinde zıplayarak
kahkahalar atan şahsın esasen hiç bir kötü niyeti olmadığı
yalnızca bir "deneme" yaptığını bize hatırlatması
sağlanarak "yapma demedim mi?" diye üzerine atlamamız
önlenip gayet serin kanlı bir şekilde "lütfen iner misin,
sehpa üzerinde zıplanmaz" gibi bir tavırla olaya yaklaşmamız
sağlansa. Psikoloğumuzun çıldırması, ya da bizim ona saldırmamız
gibi tehlikelere rağmen böyle birşey nasıl olur acaba? Ya da bir
kasete başından sonuna kadar "sakin ol, sakin ol" diye
sesimizi kaydedip akşama kadar walkmenle dolaşsak. Stres anında
walkmenimizi ayaklarımızın altında çiğneme olasılığının
yanısıra o meleğimizin muhtemelen walkmeni de isteyecek olması
ve bizim ona da bir tane alarak kurtulamayacağımız çünkü onun
her zaman bizim kulağımızdakini isteyecek olmasının yaratacağı
ekstra strese rağmen bu yöntemle sağsalim atlatabilirmiyiz bu dönemi?
Belki de gün içerisinde muhtelif aralıklarla kendimizi banyoya
kapayarak olanca gücümüzle bir çığlık atıp bu stresi boşaltarak
yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile onların yanına geri dönmeyi
becerebilir miyiz acaba? Sürekli tekrar gerektiren bir proses olacağı
için çocuğumuzun yüzde yüz bu durumdan etkileneceği ve kaş
yapayım derken göz çıkaracağımız tehlikesine rağmen bu nasıl
bir strateji olur acaba? En iyisi doğuma hazırlık derslerinde öğrendiğimiz
nefes alma tekniklerini kullanmak belkide. Doğum sancısının ilk
başladığı anda uygulanan yani derin bir nefes alıp içimizden
10'a kadar sayarken ağır ağır bu nefesi vermemiz bir çözüm
gibi gözüksede vücudumuzdaki stresin hemen hemen aynı olduğu göz
önünde bulundurulursa "ıkınma" anındaki teknik daha
mi iyi olur? Eh bu da tekrar gerektiren bir proses olduğu için bir
önceki strateji ile miniklerimizin üzerinde aynı olumsuz etkiyi
yaratma olasılığına rağmen o aradığımız "sihirli"
strateji bu olabilir mi?
Evet çok ama çok zor. İp cambazı olmak gibi birşey bu. İşin
tek çözümü yani o kitaplarda bahsedilen model anne baba olarak
davranabilmemiz için tek yöntem, onların bu dönemde akıllarının
nasıl çalıştığını, duygularını ve tepkilerini anlamaya ve
öğrenmeye çalışmak gibi gözüküyor. Yani bir anlamda herşeyi
onların gözleriyle görmeye çalışmakda diyebiliriz. Tabi bu da
çok kolay değil. En başta konumuz insan ve de hayatının en çatışmalı
dönemlerinden birini yaşayan bir insan yani bir anı bir anına
uymayan bir insan. Bizim gibi değer yargıları, başkaları kavramı,
iyi kötü kavramı oturmuş bir insan değil. Bu dönemde oluşmaya
başlayacak kavramlar bunlar. İşte tüm bunların bilincinde
olarak onların ne kadar saf olduklarını kendimize sık sık hatırlatmak
ve yaptiklarini kişisel algılamamak gerekiyor. Ve bence en güçlü
silahımızda espri gücümüz. Bu dönemde en doğru şekilde onları
yönlendirirken kendi ruh sağlığımız için espri gücümüzü
kullanmamız ve olayları çok ciddiye almamaya çalışmamız
gerekiyor. Bir uyarı yapmak istiyorum, kesinlikle bırakalım ne
isterlerse yapsınlar diye algılamamak lazım bunu. Ne demiştik bu
dönem herşeyden önce onlara iyiyi, kötüyü, kabul edilebiliri
kabul edilemezi öğreteceğimiz ve böylelikle kişiliklerinin oluşumuna
yardım edeceğimiz bir dönem. Ancak savaşımız yani
stratejilerimizin tek amacı inişli çıkışlı bu dönemde onlara
sakin, sevecen ancak otoriter bir şekilde yaklaşabilmemizi sağlayacak
ruh durumuna bizlerin nasıl sahip olacağı. Espri gücümüz bu
amaca yönelik bir silah. Onlara farkettirmeden olaylara espri ile
bakmaktan bahsediyorum yoksa koltuğun üzerinden sehpanın üzerine
uçuş denemeleri yapan çocuğumuza kahkahalar atarak bakmamızdan
değil. Onlara karşı özellikle bu dönem çok disiplinli, ısrarcı
ve kesin olmamız lazım. Ama bunu sevgi ile ve tatlı dille yapmamız
lazım.
Miniklerimizin mantığı bu dönemde bizlerden farklı çalışıyor.
"Ben kendi su bardağımı atıyorum kırılmıyor o zaman
annemin şu bardağınıda atabilirim". Bu kadar basit. Ya da
"Ahmet'e vurdum ağladı, bakalım Mehmet'e vurursam o da ağlayacak
mı?" . Böyle işleyen bir akılla karşı karşıyayız. İnsan
bunları bilince sakin olabiliyor ve uyarılarını sakin bir dille
yapabiliyor. Tabiki bunlar çok ama çok kez tekrarlanacak, onlar
bizi deneyecekler acaba hep aynı cevabı veriyor muyuz diye? Ya da
unutacaklar. Ancak onları anlamaya başladıktan sonra serin kanlı
olmak hiç zor değil. Zaten insan onların bu mantıklarını görünce,
ne kadar saf ve ne kadar yönlendirilmeye ve öğretilmeye ihtiyacı
olan bir canlı ile karşı karşıya olduğunu anlıyor. İlk öğretmenleri
bizler değil miyiz zaten.
Bu yazıyı yazarken hemen hemen her cümleden sonra aklıma bu dönemle
ilgili başka birşey geldi. Mümkün değil bunların hepsini
yazmam. Ancak ana fikir onları anlamamız ve onlara neyin doğru
neyin yanlış olduğunu sakin sevecen bir otoriterlikle öğretmemiz.
Onları sevgi ile disiplin etmeliyiz. Onlara tatlı bir dille bu dünyanın
merkezi onlar olmadığını anlatmalıyız. Onlar için çok önemli
yıllar bunlar. Onların dünyaya bakışlarında ilk referans
biziz. Kızgınlık görürlerse kızgın bakacaklar, olumsuzluk görürlerse
olumsuz bakacaklar, sevgi ve saygı görürlerse sevgi ve saygı ile
bakacaklar. Eğer bunların tohumlarını atabilirsek bu küçük yaşta
ilerde insanlara, canlılara ve kendilerine saygılı bir toplum
bireyi haline gelmelerini sağlayabiliriz.
Bu dönemde onlar doğru düzgün bir birey, bizlerde gerçek
anlamda anne baba olmak için ilk adımları atacağız yani
birlikte büyüyeceğiz. Hepimize kolay gelsin
NOT: Sevgili anne ve babalar Türkiye'ye geliyoruz nihayetinde. Uzun
bir ayrılık olacak bu, tam iki ay Türkiye'deyizJ
Sonbaharda görüşmek üzere...
Adres: trampet@annecocuk.com
|