|
|
Günlüklerim...Öykülerim...
Yazı yazmayı ne kadar sevdiğimi bilir, beni tanıyan herkes.
Durmaksızın, bıkmaksızın, doymaksızın yazarım ben. Yıllardır
günlük tutarım. Bir de yazmanın ötesinde bütün ilkleri
kaydetme huyum vardır. İlk günlük yazmaya başladığım yılı
bile kaydetmişim. 16 Şubat 1984. İyi mi? kötü mü? hiç
bilmiyorum, ama hayatım küçük boy çanta ajandalarının ve büyük
boy günlüklerin arasında geçip gidiyor. Arada bir eskileri karıştırdığımda,
yüzlerce not kağıdına yazılmış küçük notlar, tarihler ve
isimler beni mutlu ediyor. Eskiden, şöyle üç parmak kalınlığında
kırmızı ciltli, üzerinde sarı yaldızla ismimin yazıldığı
deftere yazar dururdum. Son sekiz yıldır da her yılı bir
ajandaya zar zor sığdırıyorum. Hayatımın en zevkli kısmının
yazmak olduğunun farkındayım. Yıllar sonra 91 yılının ajandasından
14 Ekim'i açıp baktığımda, o gün ne yaptığımı, neler
hissettiğimi bilmek hoşuma gidiyor. Hoşuma gitmek te ne demek,
bayılıyorum. Artık günlük yazmak da kesmiyor beni, son 10 yıldır
öyküler yazıyorum. İlkin küçük öyküler yazdım, benim bile
önemsemediğim. Sonra annemle kardeşime okuttum heyecanla. Onların
övgüleri karşısında kendi kendimi "bir İnci Aral, bir
Nazlı Eray mı yetişiyor ne" diye pohpohlayıp durdum. Hiç
unutmuyorum, hayatımda yazdığım ilk öykü 4. sınıfta (veya 5.
sınıfta tam hatırlayamıyorum) yazdığım bir kompozisyondu. Küçük
bir çilek tanesinin hayatını anlatıyordu. Dünyaya ilk gözünü
açtığında ilkin gözüne dolan, burnuna dolup tıksırtan
toprakla tanışışı, yeşilken zamanla büyüyerek kan kırmıza
çalan bedenini, üzerindeki minik inci tanelerini, boynunun tam
ortasına oturtulan yeşil yakalığını tarif etmiştim. Tarladan
nasıl koparıldığını, annesi ile ayrı sepetlere düştüğünü,
sonra sepete uzanan bir elin onu seçip, üflediğini, tam ağzına
atarken ki halini anlattım. Maalesef saklamamışım onu. Ama hatırlıyorum,
tombalak yazımla, bir buçuk çizgili dosya kağıdını dolduran
bir öykü idi. Sonra günlüğe başladım ve hala devam ediyor bu
serüvenim. İlk öykümü Ocak 1992'te yazmışım. Adı da
"Samsun Asfaltı"'ydı. Hala her okuduğumda, Ankara'dan
Elmadağ'daki işime servisle giderken, Mamak'taki gecekondular
gelir gözümün önüne. Gecekonduların önünde çömelerek
dantel ören yazmalı kadınları, koşturan sümüklü, kabak kafalı
oğlanları, yapağı saçlı kızları hatırlarım gülümseyerek.
Onları ne kadar sevdiğimi ve özlediğimi duyumsarım usuldan. O
öykü, ilk ağzıma attığımda dilime dokunan bonbon şekerinin
tadı gibidir. Sonraki şekerler asla, ilk anki o zevki vermez bana.
1998 Yılının eylül ayında "Yaşasın Edebiyat" adlı
dergide yayınladığında, İzmir'in yapış yapış sıcağında,
bir tatil dönüşü yol alırken, sanki ilk kez bu öyküyü
okuyormuşcasına taramıştım satırları. Sonra onu bir dolu
dergi takip etti. Hepsini heyecanla okudum ancak, hiç biri bonbon
şekerinin dilimde biraktığı ilk tad olamadı. Ama şekeri çok
severim ben(!) Belki kendimce o öyküye torpil geçmiş olabilirim.
"Çikolatalı Krep" adlı öykümde, eşimle yaptığımız
Paris gezisini anlatmıştım. Şimdi o öykünün 3. plaketi
salonumu süslüyor ve her gözüme takıldığında aklıma Champs
Elysees'de yediğim kreplerin tadı doluşuyor damağıma.
Yazdığım tüm öykülerde, ya öykünün kahramanlarından
biri, ya mekan, ya da olay gerçektir. Kimse bilmez bunu. Beni çok
iyi tanıyanlar bile okusa, onun bir öykü kahramanı olduğuna öyle
bir inanırlar ki, dolayısıyla bu eğlenceli durumun tadını çıkarmak
sadece bana kalır. Belki de o öyküleri bana hala, aynı ilk yazdığım
anki gibi sevdiren de, onların içindeki birinin gerçek olduğunu
bilmemdir. Bu bir oyundur aslında. Kendimi ya da sevdiğim birini
öykünün baş kahramanı yapıveririm. Ya büyük ve imkansız aşklar
yaşar ya da ayrılığın, aşkın, acının yaşandığı mekan
benim en ince ayrıntısına kadar bildiğim bir yerdir. Genç kadının
sinirle sigarasını silkelediği küllük benim mutfağımdaki küllüktür.
Ya da genç adamın başka kadınla birlikteyken kaşmir paltosunu
astığı askılık benim koridorumda durmaktadır. Yıllar sonra
ilk kez karşılaştıkları yer aslında benim o zamanki erkek
arkadaşımla sıkça geçtiğim bir Ankara sokağıdır. Karaköy-Bostancı
vapurundaki yaşlı sevgili, işe gidip gelirken vapurda sıkça karşılaştığım
kendi halindeki o yaşlı adamdır. İşte bu sebeplerden dolayı öykülerimi
her okuduğumda yeniden bir şeyler hissedip, gülümserim.
Bir dönem çocuk öyküleri yazdım. Hatta ilk yazdığım öykü
-küçük çınar yaprağı- TRT deki bir çocuk programında çizgi
film olarak yayınlandı. O çizgi filmi seyrederken, doğum yapmama
on gün kalmış, evde uzanmış oturuyorum. Çizgi filmin sonuna doğru
ekranda beliren
Yazan: Demet Eşrefoğlu Vardar
yazısı çıkınca, az daha erken doğum yapacaktım. Çok
entresandır ki, çocuğum olmayana kadar bir dolu çocuk öyküsü
yazdım. Anne olduktan sonra bunu daha kolay becerebileceğimi düşündüm.
Ama çocuğum olduktan sonra öykü yazmak yerine onunla yeni öykülerde
yaşamak daha zevkli geldi. Aslında onunla yaşadığım her an başka
bir macera. Bana her dokunuşu, her öpüşü, imkansız bir aşk.
Eşimin desteği ile de yazmaktan ve okumaktan sıkılmayacağımı
biliyorum. Yakınlarınızda iyi bir okuyucu, edebiyata değer veren
bir insan, kitaptan geçilemeyen bir eviniz varsa zaten buna
mahkumsunuz. İnsanoğlu ailesindeki alışkanlıkları devam
ettirme konusunda çok iddialı. Benim küçülüğümden beri
evimizin kocaman bir kütüphanesi vardır. Oysa şimdi kendi evimde
o devasa kütüphaneyi 5 katlayan bir dolu kitaplığımız var. Karı
koca okumayı seviyoruz. Küçük kızım bile eline gazete alıp, yüksek
sesle haberleri okuyor. Kızımında bu çizgide gideceğini ümit
ediyorum. Her okuduğunuz satırda mutlaka öğrenilecek bir şey
olduğuna inananlardanım ben. Okumak dinlendirirken beni, yazmakta
rahatlatıyor. Tabii yazdığınız öykülerin ödüllendirilmesi
çok hoş elbette ya da tanıdık edebiyat dergilerinin sayfalarında
görmek gurur verici. Yapılan yarışmalarda, yüzlerce kişinin
arasından ışıltı saçanı seçmek gibi teorilerinin doğruluğuna
da pek inanmam aslında. Ama yine de katılıyorum. Bunun amacı
ışıltımı o kadar ınsanın arasından farketsinler diye değil
de, öykülerimin el sallayışlarını görsünler, kokusunu
hissedip tadına baksınlar diye isterim. Sayın İlhan Selçuk'un yıllar
önce, Cumhuriyet Gazetesinde çalışırken bana dediği gibi
"sizde yazarlık kumaşı var" cümlesi beni zaten kendi gözümde
ayrıcalıklı kılmıştır. "Yazarlık kumaşı var ama işlenmeli.
Bıkmadan yazıp okumalısınız" diyen nazik sesi ve ölçülü
beyefendiliği ile bana yol açmıştır. Çok sevdiğim yazarlardan
biri olan Buket Uzuner'in geçen senelerde bana yolladığı
e-mail'de "öykünüzü okudum, siz zaten genç bir yazarsınız"
cümlesi ise bana kanat takmıştır. Unutmamam gereken asıl ve gerçek
destekleyicim, aynı zamanda editörüm, eleştirmenim Sevgili eşim
Bülent her zaman yanımdadır. Yazdığım her yazı onun süzgecinden
geçsin ve ilk okuyan o olsun isterim.
Yapılan yarışmalarda, verilen ödüllerin hep aynı kişilerin
arasında dönüşümlü olarak paylaşıldığını, ya da onların
bu mevkiye gelmiş oldukları halde neden bu yarışmalara hala katıldıklarını
anlamam bir türlü. Artık o çok tanıdık bildik yarışmalara
katılmakta gülünç geliyor. Çünkü biliyorsunuz ki, o dönem gündemde
olan, ya da yeni kitabı çıkmış bir usta ya verilecek bu ödül.
Meşhur gazeteciler ve yazarlar adına düzenlenen bütün ödüllerin
yine aynı camia içinde paylaşıldığını görüyorum ümitsizce.
Tek anlamadığım şeyin, onların bu 1. 2. veya 3.'lük ödüllerine
ihtiyaç duyup duymadığı. Para ödüllü yarışmalarda durum
farklı olabilir ama öteki durumlar biraz kafa karıştırıyor.
Acaba birbirlerini mi seçiyorlar diye düşünmüyor değilsiniz.
Allahtan herşeye rağmen ayakta kalabilen bir iki adamakıllı
edebiyat dergisi var da bizim gibilere imkan tanıyor.
Bir gün tanınmış bir öykücü olur muyum bilmiyorum.
Raflarda kitabımı gören birileri, "aa bu kadın yıllar önce
internette de yazıyordu" der mi, onu da bilemem ama öykü
yazmaya, günlük yazmaya devam edeceğimi biliyorum. Farkettim ki,
kendimi en iyi ifade ettiğim, sansür koymadığım, süslemediğim,
değiştirmediğim tek şey yazmak. Sizde, yazmasanız bile, bol bol
okuyun. Okuduğunuz her öyküden çıkarılacak bir şey vardır.
Okuduğumdan beri kelime hazinemin arttığını farkettim. Eskiden
belkide 300 kelimeye sığdırdığım konuşmamı, şimdi daha canlı,
renkli ve teklemeden yapabiliyorum. Okumayı sevmeyen bir toplum
olduğumuzun farkındayım ama ümitsiz değilim. Okumaya, gazete
okumaktan başlayabiliriz. Tv deki o saçma, birbirinin ardına yayınlanan
magazin programları yerine okuyun lütfen. Düşünün bir kere; o
manken kimleymiş? bilmemne nerde yemek yemiş? şu klüpte çıkan
gay kimmiş? niye ilgilendirsin ki bizi. Başkalarının eğlencesini
seyretmek, arsızlıklarını izlemek ya da tatil programlarını
dinlemek ne kazandırır bize, hiç düşündünüz mü? Televizyona
muhalif olduğum için değil gerçekten, aslında keşfetmeyi hep
ertelediğimiz harika kanallarda yok değil. Bizim evde en çok
seyredilen kanalın NTV, CNN Türk, National Geography, Discovery
Channel, Euro Sport olduğunu söyleyebilirim. Bu kanallar sayesinde
kızımın zevkleri ve seçimleri kalite kazanıyor. Öbür kanalları
seyretmiyor muyum, elbette arada bakıyorum ama aslolan kanallarımız
bunlar. Uçucu bilgi ve görüntülerin yerine kalıcı olanları
tercih ederim ben. Aslında önemsemediğimiz ve göz ardı ettiğimiz
pek çok seçim bize ve yavrularımıza farklılıklar katabilir. Ya
da okuduğunuz bir kitap hayatınınıza yeni ümitler katıp, sizi
yüreklendirir.
Yeni kelimelere, yeni bilgilere, yeni öykülere ihtiyacımız
olduğunu asla unutmayın.
Sevgiler
|