|
|
Sanal Bir
Pencereden Merhaba
Herkese yeni ve heyecan dolu bir
merhaba. Bundan böyle yeni bir köşede yeni bir isimle tanışıyorsunuz.
Ama inanınki bende sizlerle olmaktan tahmin demeyeceğiniz kadar
heyecan duyuyorum. Pencere adını verdiğim bu köşeden sizlere
seslenirken yazacağım yazılardan faydalanabilmenizi ya da sizi gülümsettiğini,
“hah tamam bende böyle düşünüyordum” dediğinizi bilmek te
mutluluk verecek.
Benim 3 yaşında bir kızım var
ve anne olmayı aslında ne kadar benimsediğimi, özümsediğimi
yada böyle bir birlikteliği paylaşmaktan garip ve deli bir haz
duyduğumu söylemeye gerek yok sanırım. Çünkü her kadın,
hatta taa bebeklikten başlayan bir dürtüyle (ve bilimsel olarak
kadınlarda varolduğu söylenilen bir hormonla) anne olmaya her
zaman hazır ve hevesliyizdir biz kadın cinsi… Dikkat edersek kız
çocukları bebekle oynar erkek çocukları ise kamyonla, topla
oynar. Doğduğumuz andan beri rollerimiz öyle bir kesin sınırlarla
belirlenmiştirki, bu hayatımızın ilk saniyesinden itibaren başlar.
Sizinle paylaşmak istediğim o kadar çok şey varki, özellikle
henüz anne olmamışlar ve buna hazırlananlara minicikte olsa
faydası olacak ve biz anneleride gülümsetecektir.
Nerden başlayacağımı düşünüyorum
ve elimde ilk hamile olduğumu öğrendiğim günden beri kızım için
tuttuğum günlükle başbaşayım.
“bir iki saat önce hamile olduğumu öğrendim. İlkin
kulaklarım arkası karıncalandı garip bir şekilde. Hastanenin
geniş koridoruna dizilenmiş mavi arkalıklı koltuğa oturup kısa
kısa ve heyecanlı nefesler aldım. Ama oda yetmedi. Bir kanadım
olsaydı eğer, hemen havalanır, yalnız kalabileceğim bir ağacın
dalında saatlerce öterdim. Hiçbirşeyi net olarak algılayamayaşıma
inanamıyorum. Ben anne mi olacağım?” İşte ilk hissetiğim
şeyler kısaca bunlardı. Bunlar sadece bir başlangıç. Aslında
o an hissedemediğimiz o kadar çok şey varki. Yeni bir hayatın başladığını
biraz geç farkediyoruz nedense. Zor, yorucu, gecelerin uzun, gündüzlerin
kısa sürdüğü , koşturmanın asla bitmeyeceği bir yolculuk başlıyor.
Ve en iyi bildiğimiz şeyde bu yolculuğun ve koşturmanın asla
bitmeyeceğini bilmek. Bebek yatağında başını sağdan sola çevirdiğinde
sevinç çığlıkları atıp, telefonla herkese bu müjdeyi veren
ben, mutfaktaki tezgahın üzerine salatalıkları ve havuçları ayırarak
kurulayan ve aynı hizaya dizen kızımın bu gelişimini aynı
heyecanla seyrediyorum. Aslında benim heyacanımda ve telefonla
verdiğim müjdelerde hiç bir değişiklik yok. Değişen sadece
“anne memesini ağzına kendi soktu üstelik bana bakıp gülümsedi”
nin yerini ben öksürürken gayet üzgün bir ifadeyle “senin için
üzülüyorum Demet” söylemleri alıyor. Hayat, takip edemeyeceğimiz
ve yakalamayacağımız bir hızla akıp giderken yapılacak tek şeyin,
duyumsadığımız her kokunun, görebildiğimiz her rengin ve
hissedebildiğimiz her anın tadına varmak olmalı.
O kadar çok ayrıntıyı not etmişimki,
inanılır gibi değil. Doktoruna gittiğimiz ilk gün, o karnımdayken
dansettiğimiz ilk müzik, ona aldığım ilk eşya, yaptığım
sebze çorbaları, doğduğu ilk günkü döviz kurları… vs, vs.
Saklanmış bir dolu şey; ultrason kağıtları, hamile olduğumu gösterir
test raporları, doğumunun gerçekleştiği günün gazeteleri,
koluna taktıkları isminin yazdığı bileklik. Ama bunların benim
için ne kadar önemli olduğunu sanırım bir tek ben bilebilirim.
Ah biz anneler
keşke biraz daha rahat ve esnek olabilsek. Kendime sık sık
söylediğim bir şey vardır; “bu çocuk sadece benim değil, bu
bizim ortak çocuğumuz bunu unutma lütfen” Aslında buda yanlış
bir ölçüde, çünkü kimse kimsenin olmamalı, biz sadece onları
büyüyene kadar, kendi başlarının çaresine bakana kadar yanınla
olan, kollayan ve delicesine seven ebeveynleriz. Ama bunu çoğumuzun
unuttuğunu biliyorum. Çünkü insan denen canlının “sahip
olma” güdüleri hepsinden daha fazla çalışıyor sanırım.
Hayatımız birşeylere sahip olmak isteği ve hırsıyla geçiyor.
Üstelik bir canlıya (heleki size anne-baba diyen, sarılıp yanağınızı
ıslatarak öpen, kucağınızda bir kedi gibi tırmanarak uyumaktan
haz duyan, minicik elleri, yumuşacık ayakları olan, kokusunda
sarhoş olduğunuz, sesinde coştuğunuz bir canlıysa bu…) sahip
olmak daha da azdırıyor, salyalarımızın akmasına sebep oluyor.
Aslında bunu tamamen, her saniye dev gibi büyüyen sevgiden yaptığımızı
biliyoruz. Keşke hayatta yaptığımız her şeyin dozunu
ayarlayabilecek bir iç mekanizmamız da olabilse. İşte o zaman
yanlılşara ve aksaklıklara yer olmayacaktır. Ama olmadığına göre
bu denge yine bize kalıyor. Kadın ve anne duyarlığıyla bunu
ayarlayabileceğimizi (bir parça da olsa) umuyorum. Umuyorum
diyorum ama, umarken de bu hataya düştüğümü itiraf etmeliyim.
Çünkü biz annelerin sahiplenici, kollayıcı tavrı yüzünden
babaların işi biraz daha zorlaşıyor sanırım.
Çocuklar, hayatın beyaz sayfaları,
pembe düşleri, en güzel kokuları, en unutulmaz anıları. Bu
listeyi herkes kendine göre o kadar uzatabilirki… Onlar olmazdan
evvel, hayatın ne kadar rahat, sorumsuz ve keyifli olduğunu
biliyoruz ve dibine kadar bunun keyfini çıkartıyoruz. Ama onların
yaşamımızın çerçevesine ilk girdikleri andan itibaren
bocalamamak ve paniğe kapılmamak -özellikle yeni anneler için- mümkün
değil. Şimdi yüzüme yerleştirdiğim rahat bir gülümsemeyle anımsıyorum;
altını yıkarken dirseğime kadar bulaştırmayı becerdiğim
kakalarını, ilk muhallebisi püskürttüğünde lensime yapışan
mamalarını, minicik küvetinde kaygan vücudunu tutmaya çalışırken
devirdiğim suları, salonun ortasındaki su gölünde ne yapacağımı
bilmez halde elimde ıslak çocukla kalakaldığım anları, “sen
bir saniye beni bekle tatlım, odandan bezini getireyim” deyip,
elimde bezle döndüğümde, oturmaya kıyamadığım kırmızı kadıfe
kanapemin ıslandığını farkettiğimdeki hayalkırıklıklarını
hatırlıyorum. Keşke hatırladıklarımız hep böyle şeyler
olsa. Hastalıkları, kazaları, mutsuzlukları ve üzüntüleri
onlardan uzak tutabilmenin bir yolu olsa ne iyi olurdu. Hayat hep
keyifli anlarıyla yaşanmıyor maalesef. Ama tek dileğimiz ve ümidimiz
bütün bu aksaklıkları minimuma indirgemek ve en az hasarla
atlatabilmek. Paniğe kapılmamak, soğuk kanlı olabilmek, ilk an
ne yapacağımızı iyi bilmek, bazı talihsiz olaylara karşı önceden
hazırlıklı ve bilgili olabilmek… Bütün buları yapabilmekte;
çocukla ilgili herşeyi okuyun, lütfen onlarla ilgili dökümanları
araştırın, doktor ve hastane numaralarını heryere (evdeki
telefon yanına, buzdolabının üstüne, cep telefonunuza, vs)
keydedin, eğer çocuğunuz evde bakılıyorsa; komşunuza, kapıcınıza
size ve eşinize ulaşabilecekleri telefonları bildirin, yuvada bakılıyorsa,
yuvadaki yetkililere sizin ve eşinizin ya da sizi en kolay
bulabilecek kişilerin telefonlarını veriniz. Bunlar sadece
alabileceğimiz küçük önlemler.
Sevgili anneler
ve sevgili arkadaşlar, benim sizle olmaktan duyduğum keyfi
sizinde duyabileceğinizi ummak bile çok hoş. Bir anne olarak
yazacağımız şeylerin bitmeyeceğini tahmin edebilirsiniz. Çünkü
çocukla yaşanan her saniye bir anne için sayfalarca anlatılacak
bir olaydır. Dünyadaki en büyük, en önemli, en eşsiz üretimin
çocuk olduğunu herkes biliyor. Lütfen sizde unutmayın ki,
onlarla yaşamı paylaşmak, onlara bir şeyler öğretebilmek, sizi
özlediğini duyumsayabilmeniz, uyurken terli başını göğsünüze
koyması başka hiçbirşeyle değiştirilemeyecek kazançlar. Birşey
daha rica ediyorum sizlerden, lütfen her zaman, aklınızdan her geçtiğinde
onu sevdiğinizi söyleyin. Bu onları şımartmayacak aksine,
sevildiğini bilmek onu mutlu edecek ve güvende olduğunu
hissettirecektir. Yakınınıza her geldiğinde, size her dokunduğunda
sizde okşayın onu. Sizin sıcaklığınızı hissetmek
rahatlatacaktır onu. Zaten onun istediği de size dokunmak, size
sarılmak ve sevildiğini duymaktir. Biz bile bu yaşta, annemiz,
babamız, kardeşlerimiz ya da eşlerimiz tarafından sevilidiğimizi
duymaktan, onlara sarılmaktan ne kadar keyif duyarız öyle değilmi.
Şimdi ilk gördüğünüz anda onlara sarılacağınızı bilmenin
rahatlığı ile -şimdilik- hoşçakalın diyorum.
Demet Esrefoglu
Vardar
Mart 2001 |